Radovan Karadzic’den Sivas Katliamı’na…

Korkunç suçlar işlemiş, bütün toplumun tanıdığı bir kişi o toplumun içinde nasıl saklanır? Nasıl adaletten kaçmayı başarır?

Bosnalı Sırpların lideri Radovan Karadzic, 2008 yılında Belgrad’da yakalanınca, bunun nasıl olabileceğini belli ölçülerde anlamıştık.

Karadzic fiziksel olarak gerçekten de tanınmaz bir hâldeydi. Uzun sakalları, tepesinden topuz yapılmış upuzun saçları, kalın çerçeveli gözlükleriyle, neredeyse sevimli bir tonton ihtiyar gibi görünüyordu.

Sonradan anlaşıldı ki, sadece fiziksel görüntüsü değil, kendini ardına sakladığı yeni kimliği de, oldukça aldatıcı ve kafa karıştırıcıydı.

Karadzic, Dragan Dabic adını almış, hesapta kendini “alternatif tıbba” vermiş, bir “ruhanî iyileştirici” olarak etrafta dolaşıyordu.

Psişik güçlerini kullanarak insanlara “şifa” dağıtıyordu.

Serebrenitsa’da sergilediği gaddarlığı bilenler için, bu yeni kimliğin ima ettiği “insancıl” ve “sevecen” taraflar insanın içini oldukça karmaşık duygularla dolduran bir terkip ortaya koyuyor.

Sekiz bin masum Bosnalı’yı buldozerlerle ezerek toplu mezarlara dolduran bu adam, sihirli dokunuşuyla otistik çocukları iyileştiriyor, bir web sitesi üzerinden bu yeni kimliğinin reklamını yapıyor, Belgrad’da, ruhanî şifacılık üzerine konferanslar veriyordu.

Aslında hikâyenin detaylarına biraz daha dikkatli bakınca, bütün bu hünerlerine rağmen Bosna kasabının, bu kadar yıl boyunca kaçmayı, gerek toplumun gerekse, devletin içinden aldığı destek sayesinde başardığını anlıyorsunuz.

Zaten aksi de mümkün değildir.

Nitekim, Sasa Vukadinovic adında, devletin geçmişteki kirli işlerine bulaşmamış bir polis şefi Sırbistan İstihbaratı’nın başına atanır atanmaz Karadzic anında yakayı ele verdi ve kendini Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin önünde buldu. Şu anda, çarptırıldığı ömür boyu hapis cezasını Lahey’deki cezaevinde çekiyor.

***

Türkiye’de de “adaletten kaçma” konusunda son derece “başarılı” bazı örnekler var.

26. yılını idrak ettiğimiz Sivas Madımak katliamından sonra da bazı sanıklar uzun yıllar boyunca kaçmayı başarabildiler.

On binlerce kişinin katıldığı katliamdan sonra bir avuç insan tutuklanmış, bazıları da hiç yakalanamamıştı.

Yakalanmayanlardan birisi de, hepimizin aklına o korkunç fotoğrafla nakşolmuş bulunan Sivas Belediye Meclisi’nin Refah Partili belediye meclisi üyesi Cafer Erçakmak’tı.

O fotoğrafta Aziz Nesin yangın merdiveninden inerken Erçakmak’ın ellerini iki yana açmış haykırarak kalabalığı kışkırttığı görülüyordu.

Erçakmak katliamdan sonra Türkiye’de ve kırmızı bültenle bütün Avrupa’da aranıyordu. Yurt dışına kaçtığı sanılıyordu.

Ama sonra, 2011 yılında Sivas’ta hayatını kaybettiği anlaşıldı.

Erçakmak dünyanın her yerinde aranırken Sivas Altınyayla Belediyesi’nde nikâh kıyıp evlenmiş, 1997’de askerlik yapmış, 2000 yılında ehliyet almış, çocuğu olmuş onu nüfusa kaydettirmiş (*).

Katliamın bir numaralı sanığı, katliamın yaşandığı şehirde uzun yıllar yaşıyor, resmî işlemler yaptırıyor ama bir türlü yakalanamıyor!

Erçakmak da Karadzic gibi, kendini saklama konusunda olağanüstü yetenekli miydi, yoksa, içinde bulunduğu ortam hiçbir yetenek gerektirmeden saklanabilmesine olanak mı tanıyordu?

***

Erçakmak’ın o kadar yıl nasıl saklandığını anlamak için dedektiflik yapmaya gerek yok.

Bugün bile, insanların o korkunç katliamı nasıl andıklarına bakın, Erçakmak’ların neyin arkasına kolaylıkla saklanabildiklerini görürsünüz.

İnsanların cayır cayır yakıldığı bu utanç sayfasından “olay” diyerek söz ediyorlar.

“Sivas olayları…”

Sanki, üç kişi kavga etmiş.

Sanki, insanlar birbirlerine bağırıp çağırmış.

Firarîler işte, tam da bu ruh hâlinin arkasına saklandılar.

Bu katliamı “olay” olarak anan psikolojik iklim, bütün katliam zanlıları için arkasına saklanabilecekleri mükemmel bir zemin sağladı.

Saklanmak derken kastettiğim, sadece hakkında iddianame düzenlenmesine rağmen adaletten kaçmayı “başaran” bir düzine insan değil.

Bence, Sivas Katliamı’na şu ya da bu şekilde bulaşmış binlerce zanlı, bu muazzam koruyucu duvarının arkasında kolaylıkla kendilerini gizlemişlerdir.

Madımak Katliamı, öyle beş on dakika sürmedi, belki on saatten fazla, o otelin önünde bekleyen insanlar tarafından gerçekleştirildi. Sayıları onbinleri buluyordu.

Bu onbinlerden sadece 40-50 kişi yargısal süreçlere konu edildi.

Demek ki, binlercesi, bu katliama “olay” diyen zihniyetin ardına saklanabildi.

Sadece onlar mı?

Günlerce halkı kışkırtanlar, açık açık Aziz Nesin ve arkadaşlarını hedef gösterenler, nefret söylemlerinin mümtaz örneklerini ortaya koyanlar da, “olay” diye adlandırılan utanç duvarının ardında gizlendiler.

En küçük bir eleştiri de, devlete, millete zarar veriyorsun deyip gazetecilerin yakalarına yapışan yargı, katliamın zeminini hazırlayan bu nefret yayınlarını bütünüyle görmezden geldi.

Katliamdan önce, “Müslüman Mahallesinde Salyangoz satılıyor”; “dinsizlik propagandası yapıyorlar”; “Kur’anın korunmuşluğuna dil uzattılar” (**) diye haber yapan, manşet atan Sivas’ın yerel gazetelerinin hiçbir yazarı, editörü, yayın yönetmeni, benim bildiğim kadarıyla yargı önüne çıkmadı.

Bunlar apaçık nefret söylemleridir ve bu sözlerin ardından, onların kışkırtmasıyla, korkunç bir nefret suçu işlendi.

***

Ben savunma hakkına sonsuz saygı duyan biriyim. Suçu ne olursa olsun, herkes kendini savunmaya, herkesin bir avukatın hukukî yardımından faydalanmaya hakkı vardır.

Ama bu katliam sanıklarını savunmak için Sivas’a koşup giden onlarca avukatı, bakan milletvekili yapan siyasî aklı görmezden gelemiyorum.

Bütün büyük suçlar, hep kendilerinin haklı olduğuna, mağdurların da başına gelenleri hak ettiğine inanan insanlarca işlenir.

İşte o failler gibi düşünüp, hisseden insanlar da onları korur.

Karadzic, sadece uzun sakalların ve bir sahte kimliğin ardına gizlenmemişti. Onun işlediği korkunç suçları, bir suç, bir günah olarak görmeyen, hattâ onu bir kahraman gibi gören insanlar tarafından korunup kollanmıştı.

Sivas Katliamı’nda da olan aynı şeydir.

Katliamın hemen ardından Türkiye çapında yapılan yayınlarda, “halkın galeyana” geldiğinden söz ettiler.

Katliamcıların sırtlarını sıvazladılar.

İnsanların diri diri yakıldığı bu korkunç katliamı, gururu incinmiş, dinî duyguları rencide olmuş insanların öfkesinin bir tezahürü gibi sundular.

Büyük suçların cezasız kaldığı bütün ülkelerde, faillerin ardına saklandıkları cezasızlık duvarının tuğlaları işte böyle böyle örülür.

İnsanlığa karşı işlenmiş suçlar, bir davaya; bir dini, bir milleti korumanın araçlarına dönüşür.

O cezasızlık duvarı, mağdurların çığlıklarının ötesine ulaşamadığı bir sessizlik duvarına dönüşür.

***

2 Temmuz 1993 günü Sivas Madımak Oteli’nde hunharca katledilen 35 insanımızı acıyla, hüzünle anıyorum.

Bir gün Türkiye’nin bu korkunç katliamla tam olarak yüzleşeceğini umuyor ve diliyorum.
* https://www.evrensel.net/haber/325132/dunden-bugune-sivas-katliaminin-24-yili

**Orhan Tüleylioğlu, Yüreklerimiz Hâlâ Yangın Yeri, Sivas 2 Temmuz 1993, Um:ag

Not: Bu yazı 2 Temmuz 2019’da P24’de yayınlanmıştır.